The Arts of the Mongols

“A monstrous and inhuman race of men,” Mathew Paris called the Mongols in the 12th century. They “feed on raw flesh, and even on human beings,” he wrote in his history, Chronica Majora.” They are incomparable archers,…impious and inexorable men.”

Written by Shelia S. Blair

The Mongols themselves traded on this reputation to intimidate their enemies. “Our horses are swift,…our swords like thunderbolts, our hearts as hard as the mountains…. We are not moved by tears nor touched by lamentations,” they warned the Mamluk sultan Qutuz. And in fact, the reputation was largely deserved. Genghis Khan was as brutal as he was brilliant, uniting disparate Turko-Mongolian tribes to form the most extensive land empire known to history, stretching from the Yellow Sea to the Caucasus Mountains. In February 1258, his grandson Hülegü sacked and burned Baghdad in one of the bloodiest conquests of the age, whose aftershocks shook the entire Islamic world. (more…)

Posted: April 18, 2006 Comments (0)

The Miniatures of the Zubdat Al- Tawarikh

by: Assoc. Prof. Dr. Günsel Renda, Hacettepe University, ANKARA

One of the richly illustrated manuscripts of the sixteenth century is the Zubdat-al Tawarikh in the Museum of Turkish and Islamic Arts in Istanbul, dedicated to Sultan Murad III in 1583. The manuscript contains forty miniatures of the finest quality reflecting the mature Ottoman court style of the latter part of the sixteenth century.

The art of Ottoman Turkish miniature painting reached its peak in the sixteenth century, especially during the reigns of Suleyman the Magnificent and Murad III, who were both great patrons of art responsible for the uninterrupted output of the imperial ateliers during this period. Most of the miniatures executed in the sixteenth century took their subjects from Ottoman history illustrating major political and social events of the time. Less attention was given to producing literary manuscripts. Illustrated religious texts which increased in number later in the century very often remained in a historical framework. That is, in some of the major books on world history, Ottoman sultans were linked genealogically with Koranic and Biblical prophets. The Zubdat-al Tawarikh is a book of that nature where the text is a summary of Biblical and political world history covering the creation of the world, stories of the prophets and prominent historical figures of the past, and largely Turkish history to the time of the reigning sultan Murad III, also including genealogical accounts of the first twelve Ottoman sultans. The author was Seyyid Loqman Ashuri, the prolific historiographer of the Ottoman court during the period of Murad III, who in his introduction explains how he compiled this world history from different sources. (more…)

Posted: Comments (0)

Osmanlı Hat Sanatı

Tevki’ ve onun incesi olan rıkaa’ hattının mahalli anlayışlarla işlenmesi sonunda İran’da ortaya çıkışıyla -asılmış gibi duran harflerinden dolayı- bu yazıya ta’lik adı verilmiş; bu kadim ta’lik hattı, o ülkede devlet yazışmalarını yürüten münşiler tarafından çok kullanılıp geliştirilmiştir. Kuruluşundan itibaren, devletin resmi yazısı olarak tevki’ -ve nadiren rıkaa’- hattına yer veren Osmanlılar, Fatih’in Akkoyunlular’la savaşması (1462) sonunda, onların divan katiplerinin İstanbul’a getirilişiyle bu ta’lik hattını tanımaya başladılar. Anılan yazının kısa zamanda büyük bir değişikliğe uğramasıyla divani hattı, Osmanlı karakterini kazanmış olarak ortaya çıktı; bunun harekelerle bezenmiş ve daha gelişmiş şekli de celi divani adıyla üst seviyedeki resmi yazışmalara XVI. asırdan itibaren tahsis olundu. Resmi işler haricinde kullanılmasına cevaz verilmeyen ve sadece Divan-ı Hümayun’da öğretilen her iki yazı da, bilhassa XIX. yüzyılda en mükemmel seviyesine ulaşıp, bu hal XX. yüzyılda da devam etti. Okuyup yazılması diğer yazı nevilerine göre çetrefil olan ve satır sonlan yükseltilerek bitirilen bu iki devlet yazısı, kolay okunmanın ve araya birşey yazılıp da tahrifata uğratılmamn önüne geçmek için mahsus seçilmiş, resmi yazışmalar da böylece teminat altına alınmış olsa gerektir.

Padişahın bütün yazılı emirlerinin (ferman, berat, menşur …) üstünde kendisinin ve babasının isimlerinin “el muzaffer daima” duasıyla birlikte yer aldığı tuğra şeklinin Osmanlılar’daki en iptidai örneğine Orhan Gazi’de rastlanır (1324). XV. ve hele XVI. yüzyıllarda mutena tezhipli örneklerine hala hayranlık duyulan padişah tuğraları, zaman içinde görünüşüyle bozulmuş ve XVIII. yüzyıl sonlarında yeni bir nisbet arayışına girilmiştir Nihayet, yukarıda anılan Mustafa Rakım, III. Selim’den itibaren tuğra şeklini cidden ıslah etmiş ve bu hal II. Mahmut tuğrasında belirgin bir görünüş kazanmıştır. Daha sonra Sami Efendi’nin elinde, matematik ve estetik kavramlarının işbirliğiyle, tuğra son şeklini II. Abdülhamit zamanında almıştır.

Aklam-ı sitte dışında Osmanlılar’da çok beğenilen bir yazı cinsi de ta’lik hattıdır. Diğerlerinin aksine, ta’lik -Arapça’da harflerin kısa seslendirilmesinde kullanılan- hareke işaretlerine yer verilmeden, çıplak ve sade bir görünüşle yazılır ve bu sebeple Türkçe’ye de uyumlu gelir. Sanat eserleri dışında divanların, şer’i ve kazai hükümlerin kaleme alınmasında geniş bir kullanılma sahası bulmuş olan ta’likin doğuş sahası İran’dır. Yukanda anılan kadim ta’lik hattının çokça işlenmesi sonunda geçirdiği safhalar, onda değişikliğe sebep olmuş ve bu yeni yazı nevine -herhalde ta’likı ortadan kaldırdığı için- neshta’lik adı verilmiştir. Zamanla nesta’lik e dönüşen bu ismi benimsemeyip ta’lik adını tercih eden Osmanlılarda, yazının isminde olduğu kadar, tavrında da farklılıklar doğmuştur.

XV. yüzyılın ikinci yansından başlayarak, bilhassa ince (hürde, hafi) şekliyle kitaplarda görülmeye başlanan ta’lik hattı, nesta’lik üslubuna bağlı kalınmak suretiyle Osmanlı topraklarında da yayılmıştır. İran’ın büyük ismi Mir İmadü’l-Haseni (1554?-1615)’nin mükemmel tavrı, onun öğrencisi Derviş Abdi (? - 1647) eliyle İstanbul’a getirilmiş ve sanat çevrelerinde hemen benimsenmiştir. Bu sebeple XVIII. yüzyılda eser veren Durmuşzade Ahmed (? - 1717), Katibzade Mehmed Refı’ (? - 1768), Şeyhülislam Veliyüddin (? - 1768) efendiler gibi Osmanlı ta’lik hattattan hep İmad-ı Rum (= Anadolu’nun İmad’ı) veya İmad-ı sani (=İkinci İmad) ünvanlarıyla anılmışlardır. Dedezade Mehmed Efendi (? - 1759)’nin yetiştirdiği ve sağ tarafı felçli olduğundan sol eliyle yazdığı için Yesari lakabıyla anılan Mehmed Es’ad Efendi (? -1798), İmad’ın yazılarını bir estetik kıymetlendirmeye tabi tutmuş; yaptığı isabetli seçimle 1780′de ortaya çıkan yeni tavır, artık Osmanlı ta’lik üslubu olmuştur. Yesarizade Mustafa İzzet Efendi (17707-1849) de, babasının noksanlarını tamamlayarak bilhassa celi ta’lik hattında emsalsiz bir yol almış ve çok eserler vermiştir. Aynı yolu daha da titizlikle sürdüren Sami Efendi ise, Nazif Bey, Hulusi Yazgan (1869-1940), Ömer Vasfı ve Necmeddin Okyay (1883-1976) gibi kıymetli öğrencileriyle bu güzelliği Türkiye Cumhuriyeti yıllarına kadar aktarmıştır.

Osmanlılar’da maliye ve tapu kayıdlarının tutulduğu siyakat hattının sanat tarafı bulunmadığından burada sadece ismi anılmaktadır. Günlük el yazısının da her yazanın elinde kazandığı farklılık neticesi, XIX. yüzyılda bu da bir nizama bağlanmış ve rık’a hattı olarak adlandırılmıştır. Bunun resmi ve süratli yazışmalara tahsis edilenine Bab-ı-Ali rık’ası, sıkı kaidelere bağlı olanına İzzet Efendi (1841-1903) rik’ası denilmektedir ki, bu sonuncusu Arap aleminde sanat yazısı gibi benimsenmiştir.

Osmanlılarda beş yüzyıla yakın bir zaman süresince milli hüviyet göstererek devam eden ve en mükemmel seviyesine XIX.-XX. yüzyıllarda erişen hat sanatının mahsulleri de -anılan yüzyıllarda- geçmişe göre çoğalmıştır. Bunda, her nevi hattın en göze çarpıcı şekli olan celinin de aynı devrede tekamül edişi kadar, buna bağlı diğer bir sebep de, yazılma sahası olarak tercih edilen levhaların ve hem sivil, hem de dini mimaride -ekseriya mermere oyulup da- dış cephede yer alan kitabelerin artışının rolü bulunmaktadır. Eski devirlerde Mushaf, divan v.b. gibi yazma kitaplara; kıt’a denilen, bir veya iki nevi hatla kağıdın sadece bir yüzüne yazılan ve etrafı da bezenmiş olan -yaklaşık kitap ebadındaki- parçalara; kıt’aların biraraya getirilmesiyle albüm şeklinde hazırlanan murakka’alara daha çok rastlanmaktadır.Celi sülüs ve celi ta’lik geliştikten sonra, bunlarla yazılan büyük boydaki levhalar da mekanları süslemeye başlamıştır. Hafız Osman’ın buluşu olarak hat sanatında yer alan ve İslam Peygamberi’nin harici ve ahlaki vasıflarını anlatan hilye levhalarına da, XIX. asırdan itibaren daha çok sayıda ve daha büyük ebadda yazılmış örnekleriyle rastlanmaktadır.

Osmanlı hattatları elbette burada ismi geçenlerden ibaret değildir, devir açanlar ve yukarıda anılanlardan başka, belirli seviyeyi aşmış yüzlerce ismi sıralamak mümkündür ve bunlar katib, nasih, nessah adlarıyla tanınan, yazma kitap çoğaltıcılarından ayrı olarak, sanat ehli kişilerdir.

Hattatların kullandığı edevat ve malzemenin de Osmanlı ince el sanatları arasında müstesna bir yeri vardır. Muhtelif renklere boyandıktan sonra ahar denilen cilalama usulü ile kullanılabilecek hale getirilen elyapısı kağıtlara yazmak için, is ve arapzamkı eriyiğinin havanda dövülmesiyle is mürekkebi, varak altının ezilmesiyle de altın mürekkebi elde edilir. Lal (kırmızı) ve zırnık (sarı) mürekkepleri de çok kullanılmıştır. Hokka ve kamış kalemin içinde saklandığı divit (silindir biçimindeyse: kubur), kalem açmada kullanılan kalemtraş ve makta’ gibi aletler, bunları imal ederek geçimini sağlayan bir sanatkar zümresinin doğmasına vesile olmuştur ki, hat şaheserlerinin yaraşıra bunlar da görenlerde hayranlık uyandırmaktadır.

Vakıf anlayışıyla kurulmuş olan Osmanlı öğretim müesseselerinde (mektep, medrese) veya üst öğretim veren Enderûn-ı Hümayun, Divan-ı Hümayun, Galata Sarayı gibi üniversite muadili resmi kuruluşlarda sürdürülen hat öğretimi, aslında en seviyeli ve yaygın şekliyle, hat hocasının evinde teberrüken (maddi karşılığı olmaksızın) gerçekleştirilirdi. Nihayet XX. yüzyıla gelindiğinde, bir devlet hat akademisi açılması düşünülerek, Evkaf Nazın ve Şeyhülislam Hayri Efendi (1867-1922)’nin delaletiyle, Cağaloğlu’ndaki tarihi Yusuf Ağa Sıbyan Mektebi’nde (bugün M.E.B. Yayın Bürosu’dur) Medresetü’l-Hattatin açılmıştır (1914). Hasan Rıza, Kamil (Akdik); Nuri (Korman, 1868-1951), Hulusi (Yazgan); Tuğrakeş İsmail Hakkı (Altunbezer); Mustafa Ferid (1857-?) gibi o devrin önde gelen hat üstadlarının hoca olarak bulunduğu bu medresede tezhip, cild, ebru, minyatür, ahar gibi sair kağıt ve kitap sanatları da öğretiliyordu. Birçok talebenin yetiştiği bu irfan yuvası, medreselerin lağvından (1925) sonra faaliyetini harf inkılabına kadar (1928) Hattat Mektebi adıyla devam ettirmiştir.

Sıkı bir disiplinle yürütülegelen usta-çırak öğretimi sonunda icazet (diploma) verilerek nesilden nesile intikal ettirilen hat sanatı, zaman içinde bünyesini yenileyebildiği ve diğer sanatların aksine Batı’dan tesir alacak bir yanı bulunmadığı için, Osmanlılarda, günü gününden ala olarak XX. yüzyıla kadar gelebilmiştir.

Source: Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi , IRCICA, 1998

Posted: Comments (0)

Osmanlı Kütüphaneleri - Ottoman Libraries

Abstract: A brief introduction of Ottoman libraries in turkish.

İlk kütüphane Osman Bey zamanında İznik’te, ikincisi ise Edirne’de Lala Şahin Paşa tarafından kuruldu.

Yıldırım Bâyezîd Han zamanında Bursa’da Eyne Subaşı Medresesinin üst katında bir kütüphane ile Eyne Subaşının Balıkesir’de yaptırdığı medresede bir kütüphane kuruldu. Fatih Sultan Mehmed Han İstanbul’u fethettikten sonra çeşitli îmar faaliyetleri arasında önemli kütüphaneler yaptırdı. Ayasofya yakınında yaptırdığı ilk medresenin yanında halka açık bir kütüphane kurdurdu. Fâtih Camii Külliyesi içinde yaptırdığı kütüphane, Zeyrek Camii Kütüphanesi, Eyüp Sultan Camii yanındaki kütüphaneler bu kütüphanelerin en meşhurlarıdır. Daha sonraki pâdişâhlar tarafından İstanbul’un yanında Amasya, Edirne, Bursa, Manisa, Trabzon ve başka şehirlerde de kütüphaneler kuruldu. Topkapı Sarayı bünyesinde kurulan Saray Kütüphanesi, Ayasofya, Süleymâniye, Şehzâdebaşı ve Bâyezîd kütüphaneleri zenginleştirilerek zamanımıza kadar gelmişlerdir.

Osmanlılar devrinde mîmârî açıdan müstakil bir binaya sahip olan ilk vakıf kütüphanesi Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa tarafından yaptırılan ve Köprülü Fâzıl Mustafa Paşa tarafından vakfiyesi hazırlanarak tanzim edilen Köprülü Kütüphânesidir. Şehid Ali Paşa tarafından Vefâ’da yaptırılan kütüphane, Atıf Efendi tarafından Süleymâniye civarında yaptırılan Atıf Efendi Kütüphanesi, Nûruosmaniye Kütüphanesi ve Koska’da Koca Ragıb Paşa tarafından kurulan Ragıb Paşa Kütüphanesi de belli başlı Osmanlı kütüphaneleridir.

Sultan İkinci Mahmûd Han devrinde kurulan yeni kütüphanelerin, kitap vakıflarının yanında kütüphanelerin devlet tarafından kontrolünün ve düzenleme çalışmalarının yaygınlaştığı da görülmektedir. Bu devirde İstanbul’da kurulan kütüphanelerin çoğunluğu tekke kütüphaneleridir. Fâtih Kütüphanesi, Çarşamba’daki Murâd Molla Kütüphanesi, Sultan İkinci Mustafa’nın kızı Hatîce Sultan tarafından Unkapanı’nda kurulan Şâzeliyye Tekkesi Kütüphanesi, Galata Mevlevihânesi Kütüphanesi bu devirde kurulan kütüphanelerdendir. Sultan İkinci Mahmûd Han Medîne-i münevverede Mahmudiye adıyla bir kütüphane, Kıbrıs’ta Ayasofya Camiinde bir kütüphane kurdurdu. İlme, ilim adamlarına ve kitaba karşı aşırı merakı olan Sultan İkinci Abdülhamîd Han İstanbul ve başka Osmanlı ülkelerindeki kütüphaneleri tertip ve tanzim ettirerek fihristler düzenletti. Yıldız Sarayındaki Çit Kasrını kütüphane olarak tahsis ettirerek zamanının çoğunu burada geçirdi. Mısır’daki dağınık kütüphaneler toplanarak bugünkü adıyla Dârü’l-Kütübü’l-Mısrıyye diye bilinen Hidiv Kütüphanesi meydana getirildi.

1882′de Kütüphâne-i Umûmî-i Osmanî adıyla nizâmnâme çıkarılarak herkesin faydalanabileceği umûmî kütüphaneler kuruldu. Bâyezîd Devlet Kütüphanesi, İzmir, Kayseri, Konya, Eskişehir, Diyarbakır ve Bursa’da Millî Kütüphane adıyla kütüphaneler kuruldu. 1911′de temeli atılan Türk Ocağı ve taşra teşkilâtlarında kurulan kütüphaneler bir nevi halk kütüphanesi vazifesi gördü.

Cumhuriyet döneminde 1924′te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kânunuyla vakıf kütüphânelerindeki koleksiyonlar, 1927′de çıkan kânunla tekke ve zaviyelerde bulunan eserler Maârif Vekâletine (Millî Eğitim Bakanlığına) bağlı kütüphanelere devredildi.

Peki, Dünyanın en değerli kitap hazinelerinden biri olan Topkapı Sarayı Kütüphanesi nasıl oluştu? Padişahlar ne gibi kitaplar okurlardı? Saray kitaplığında hangi kitaplar vardı? Çeyrek yüzyıl boyunca Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda görev yapan ve halen sarayın yöneticisi olan Dr. Filiz Çağman bütün bu soruların cevabını verirken saray kitaplığının bilinmeyen yönlerini anlatıyor.

Topkapı Sarayı müze haline dönüştürüldüğü 1924 yılına kadar 400 yıla yakın bir süre Osmanlı padişahlarının ikametgahı, imparatorluğun idari merkezi ve her türlü devlet adamının yetiştirildiği bir eğitim kurumuydu. Bütün bunların yanında Osmanlı sanatının oluştuğu yegáne merkez yine saraydı.

Saray İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından 1460-1478 yılları arasında yaptırıldı ve asırlar boyunca ihtiyaca göre çeşitli yapılar ilávesiyle genişletildi. Bu ilginç kompleksi günümüzde gezen ziyaretçiler Osmanlı padişahlarının taşlarla bezeli değerli madenlerden yapılmış eşyalarının korunduğu hazineyi hayranlıkla izlerler. Fakat Osmanlı padişahlarının en çok değer verdikleri eserler başta Kur’an-ı Kerimler olmak üzere el yazması kitaplardı. Sayıları 18. yüzyıl başlarına kadar giderek artan bu kitaplar sultanların hazinesinde korunmuş, zaman zaman bunlardan bir kısmını okuma amacıyla has odalarına veya hareme getirterek muhafaza etmiş ve tekrar hazinelerine koydurmuşlardı.

18. yüzyıl başlarında Sultan Üçüncü Ahmed (1703-1830) Enderunlu ağalar için bir kütüphane binası yaptırarak kendi hazinesinden çok sayıda eseri buraya vakfetti. Kütüphane 9. yüzyıldan hükümdarın dönemine yani 18. yüzyıla kadar başta Arapça olmak üzere Farsça ve Türkçe kitaplardan oluşmaktaydı ve saray okulu demek olan Enderun’daki ağaların eğitimine uygun olarak çeşitli bilim dallarını kapsıyordu.

Bu kütüphaneyi Sultan Birinci Mahmud’un (1730-1754) 1733′te Revan Köşkü’ne has oda ağaları için kurup vakfettiği kütüphane izledi. Sultan Birinci Abdülhamid (1774-1789) ise Bağdat köşküne aynı amaçla bir başka kütüphane vakfetti. Osmanlı padişahları Enderun’daki bu kitaplıkların yanısıra İstanbul’da başka kütüphaneler de yaptırıp kitaplar bağışladılar.

İşte bu kütüphaneleri dolduran kitapların kaynağı olan Hazine kütüphanesinin zenginliği Osmanlı sultanlarının gerek içerik açısından, gerekse estetik beğenileri dolayısıyla kitap sanatına ne kadar büyük değer verdiklerini açıkça gösterir.

Yavuz Sultan Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde sarayın kitap hazinesi giderek büyüdü. Saray koleksiyonunun önemli bir bölümü ganimet ve hediye yolu ile oluşurken saray nakkaşhanesinde de Osmanlı kitap sanatının seçkin örnekleri hazırlanıyor, resimlerle ve tezhiplerle bezeniyordu.

Hükümdarların tükenmeyen ilgileri bu koleksiyonların zenginleşmesini sağladı. Topkapı Sarayı’nın kütüphaneleri padişahların verdikleri kitap siparişleriyle ve kendilerine gelen hediyelerle bugünkü saygın ve özel konumuna ulaştı. Bu kitaplıklar 8. yüzyıldan 19. yüzyıla dek uzanan bir zaman dilimi içerisinde Cebelitarık’tan Hindistan’a kadar İslam dünyasının geniş coğrafyasında hazırlanmış en seçkin ve önemli el yazması eserleri barındırır.

Bunun yanısıra Topkapı Sarayı koleksiyonlarında Osmanlı İmparatorluğu’nun geniş hudutları içinde bulunan özellikle Balkan kültürlerinin önemli ve değerli kitaplarıyla batılı ülkelerden armağan edilen çeşitli baskı kitaplar da bugüne kadar özenle korunmuştir.

18 bin 500 civarında el yazması ve baskı kitabın yanısıra harita ve hat sanatı örneklerinin bulunduğu Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, özellikle İslami hat, minyatür, tezhib ve cilt sanatının son derece zengin ve en ünlü koleksiyonudur.

Osmanlı hükümdarları kitapları sadece toplamakla kalmadılar, bizzat kendileri de çok sayıda eser, özellikle de ‘divan’ denilen şiir kitapları kaleme aldılar. Padişahların neredeyse tamamı şairdi ve bazıları Türk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden sayılırdı. Bu hükümdarların cildi, yazısı ve tezhibi birbirinden nefis divanları Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı’nın en seçkin parçalarından sayılır.

Saray kitaplığı Fatih Sultan Mehmed döneminde hazırlanmış çok değerli eserlerle doludur. Hıristiyan ve İslam dünyasının özellikle bilimsel eserlerine büyük ilgi duyduğu bilinen Fatih sarayda felsefe, tarih, coğrafya ve tıp konularında Arapça, Farsça ve Türkçe eserler hazırlattığı gibi, eski Yunanca kitaplar da yazdırmış, bunların arasına geçmişin seçkin el yazmalarını katmıştı.

Fatih’in oğlu İkinci Bayezid’in (1481-1512) kitaplar ve bu sanat dalına tutkusu en az babası kadardı. Tarihi belgeler bize bu sultanın 600′den fazla kitap toplamış olduğunu bildirmektedir.

Padişahlar arasında kitap sanatına ve kitaplara en düşkün olanlar İkinci Selim (1566-1574) ve özellikle de oğlu Üçüncü Murad’dır (1574-1595). Üçüncü Murad’ın döneminde Osmanlı hanedan tarihinin saray hattatları tarafından hazırlanmış kitaplarını ünlü nakkaşlar resimleyip bezediler. 15. yüzyılın Türkmenlerle Timur devletinden gelen eserleriyle beraber 16. yüzyıl Safevi kitap sanatının resimli örnekleri de hediye yoluyla Topkapı Sarayı Hazinesi’ne aktı. Birinci Mahmud’un Revan Köşkü’ne vakfettiği kütüphanede de ise her konuda seçme eserler bulunmasına rağmen tarihi eserler çoğunluktaydı.

Source: © 2003 KadinVeAile.com

Posted: Comments (0)

Calligraphy - A Noble Art

Calligraphy is more than handwriting. It is a “spiritual technique” that beaches out with grace and elegance to engage the eve, mind and soul…

Written by Kamel Al-Baba

In a broad sense, calligraphy is merely handwriting, a means of recording and transmitting information, sometimes clearly, sometimes not, but in most instances hastily and with little regard for its appearance. In the Arab world calligraphy is something more. It is an art—indeed the chief form of visual art—with a history, a gallery of great masters and hallowed traditions. It is an art of grace and elegance which inspires wonderment for its appearance alone.

What distinguishes calligraphy from ordinary handwriting is, quite simply, beauty. Handwriting may express ideas, even great ideas, but to the Arab it must express, too, the richer dimension of aesthetics. Calligraphy to the Arab is, as the Alexandrian philosopher Euclid expressed it, “a spiritual technique,” flowing quite naturally from the influence of Islam. (more…)

Posted: April 17, 2006 Comments (0)